18 Şubat 2017 Cumartesi

Fazıl Say bis rekorunu nerede kırdı?

Şarkıcılığı küçümsediğimden değil, ama sanatçıyla şarkıcı arasındaki ayrımın iyice silikleştiği, tüketim kültürünün tüm acımasızlığıyla egemen olduğu bir dönemdeyiz. Farkı ortaya koyabilmek için temel ölçüt “üretmek” bana göre.
Müziği severim, her türünü. Ama aslolan klasik müziktir, Türk müziğinde de batı müziğinde de.
Fazıl Say’ı severim. “Dünya sanatçısı” kavramının içi nasıl doldurulur bilmem ama, Say tam bir sanatçı bence. Bırakın Mozart ve Bach yorumunu, bırakın Sıvas ve Nazım bestelerini, bırakın doğaçlamalarını… Yılın çoğu günü konserler nedeniyle zaten yerinden yurdundan uzakta olan, yetmezmiş gibi seçilmiş yöneticilerin eleştirilerine “güle güle” yanıtı verdiği Say, uçakta geçirdiği saatleri bile üreterek geçiriyor. “Uçak Notları*” bu üretim sürecinin sonucu.
Müzikal yaratıcılığını tüm dünyanın alkışladığı Fazıl Say’ın, kültürel yaratıcılığa saçtığı ışık adeta bu yazılar. Başlıca konu müzik elbette, müziğin çevrelediği anlar, anılar, insanlar, kentler, yollar, yolculuklar…
“Uçak Notları”ndan benim aldığım notlara gelince...
Say’ın “Yetenek Üzerine” Nietzsche’den bir alıntıyla başladığı düşünmeleri en çok etkileyen bölümlerden biri oldu beni: “Yetenek ‘veren’ değil, “verilen”dir, “sunulan”dır. En büyük şarkıcı, en güzel sesleri çıkaran değildir. En güzel seslerin içine çekilen kişidir” diyor Say.
Tartışmaya değer, değil mi?
İzlediğim hiçbir konserde hiçbir sanatçının ruh halini düşünmedim ben. Oysa hangi konser olursa olsun, diken üstünde biri varsa, o da konseri verecek olan kişiden başkası değil. “Kendinizi biraz benim yerime koyun” demiş Fazıl Say: “Sahnedesiniz. Solunuzda ünlü bir orkestranın 100 değerli müzikçisi, sağınızda 3.500 müzik tutkunu… Kabına sığamayan bu ortamın, bu gizil gücün hakkını vermek isteyen birisi olarak nasıl davranırsınız?
Yaşamı müzikle öğrenen bir usta sanatçının hem dünya hem de Türkiye kentlerine ilişkin gözlemleri de yer alıyor kitapta. En çok Bursa’yla ilgili söyleyeceklerini merak ediyordum ve okuduklarım beni fazlasıyla memnun etti. Bursa’nın klasik müzikte kurumlar açısından ileri bir kent olduğu değerlendirmesini yapıyor Say ve bu potansiyelin kenti etkilemek açısından eksiği olmadığını yazıyor. Hatta Say’a göre kentin asıl fazlası coşkusu: “… Tayyare Kültür Merkezi’nde sunduğum resital programından sonra dinleyici sürekli alkışlarla beni sahneye çağırdı. İkide bir sahneye dönmek durumunda kaldım ve ‘teşekkür’ için her seferinde yeni bir parça seslendirdim. Tam altı yeni parça… ‘Bis’ rekorum Bursa’dadır…”
Sahi en son ne zaman dinledik Fazıl Say’ı Bursa’da, anımsayanınız var mı!

*Uçak Notları, Fazıl Say, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, Aralık 2002, Ankara.

Etiketler: , ,

‘Atatürk’ten Hatıralar’

Can Dündar, “Mustafa” adlı belgesel filmine yönelik eleştirileri yanıtlarken, “Ne yaptık Atatürk için bugüne kadar?” diye soruyor. “Bir Atatürk kütüphanesi mi kurduk; dört başı mamur bir müze mi açtık; arşivini, hiç değilse araştırmacıların incelemesine mi sunduk, ne yaptık!..”
Belgesele yönelik eleştirilerim saklı kalmak kaydıyla Dündar’ın tesbiti son derece yerinde bana göre. Bu noktadan bakınca, Atatürk’ü daha iyi anlamak için girişilebilecek en ideal “bireysel” çabanın “okumak” olduğu sonucuna varıyorum. Birden fazla kitapla ne resmi tarihe takılıp kalıyor insan ne de gerçek diye yutturulmak istenene… Sonuçta öyle bir noktadayız ki doğru olan aslında sadece inandığınız!..
Bir örnek: Atatürk’ün, ölüm döşeğinde geçirdiği son Cumhuriyet Bayramı’nda, Dolmabahçe açıklarına gelen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini, odasının penceresinden selamladığını biliriz. Öyle yazılmış, öyle anlatılmıştır. Eğer Can Dündar da son belgeselinde bile isteye dramatize etmeye çalışmadıysa, böyle anlatmadı mı?
Dündar, bir belgeselci olarak, kendisi için “maddi hata” yapmamanın önemli olduğunu, “Mustafa”ya ilişkin olarak da böyle bir eleştiri gelmediğini söylüyor. Ancak kitaplığıma eklenen son Atatürk kitabı, Dündar’ın kitaplığında da mutlaka bulunduğunu sandığım, “Atatürk’ten Hatıralar*” öyle söylemiyor.
1922 yılından ölümüne kadar TBMM katibi, Cumhurbaşkanlığı mutemedi, özel kalem müdürü, genel sekreter vekili ve genel sekreter olarak Atatürk’ün yakınında bulunan Hasan Rıza Soyak, 29 Ekim 1938 gecesi yaşananlarla ilgili olarak şöyle bir dipnot veriyor: “Neşredilen bazı makale ve kitaplarda Atatürk’ün o sırada pencereye gelerek talebeyi selamladığı yazılmıştır; bu yanlıştır. Büyük Adam, o günlerde kendi kendine yataktan kalkıp bu hareketi yapacak halde değildi; yandaki odanın penceresinden görünen zat, nöbette bulunan Ali Kılıç’tır ve vapura çabuk geçmesi için işaretlerde bulunmuştur.”
1970 yılında İstanbul’da ölen Soyak’ın anılarını ilk kez 1973’te yayımlayan Yapı Kredi, 2000’li yıllarda da “Atatürk’ten Hatıralar”ı genç kuşaklarla buluşturarak önemli bir hizmet yaptı. Kitap Cumhuriyet Devrimlerini ve Atatürk döneminin toplumsal siyasal olaylarını anlatırken, Mustafa Kemal’in gündelik yaşamı, moda deyişiyle “insan Atatürk”e ilişkin de çarpıcı bilgiler veriyor.
Biraz kalın belki kitap, neredeyse 800 sayfa. Ancak okunmaya değer. Özellikle de Ata’sını yakından tanımak isteyenler için.

* Atatürk’ten Hatıralar, Hasan Rıza Soyak, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2006, İstanbul.

Etiketler: , ,

Erozyon Dede’yle paylaşmak için

Bir okuyucu olarak “Erozyon Dede: Hayrettin Karaca Kitabı*”ndan bana kalan pek çok bilgi var. Hem Erozyon Dede’nin Türkiye’yi, toprağı, doğayı ve çevresel dengeyi koruma mücadelesi hem de Hayrettin Karaca’nın yol gösterici yaşam serüveni…
Bugün tam 86 yaşında Hayrettin Karaca. Ancak yakında gazetelerde “90’lık sosyoloji  öğrencisi” diye bir haberle karşılaşırsanız, sakın şaşırmayın. Çünkü son sağlık tahlilleri iyi çıkınca onbeş yirmi yıl sonrasını  planlamaya başlamış Karaca.
Nasıl bir Cumhuriyet çocuğu olduğunu anlatmak için bu kadarı yeterli bence. 6.5 yaşında, babası Karacabeyli Hocazade Çorapçı Halil’in konfeksiyon “imalathanesi”nde başlayan “öğrenme” isteği hiç tükenmemiş, hala da öğrenmeye; elinden geldiğince de öğretmeye çabalıyor.
Varsıllığı ta dedesinden, babasından belki Karaca’nın. Ancak önce zor geçen okul, ardından da binbir güçlükle dolu iş yaşamı o varsıllığı sürdürmenin ne denli güç olduğunu koyuyor ortaya. Yine de iş bilenin kılıç kuşananın misali, sanayi mamulü ihracatında öncü olmayı biliyor Karaca. O noktaya gelene dek özellikle elde bavul oradan oraya dolaştığı Avrupa ülkelerinde başına gelenler tam anlamıyla “trajikomik.”  Doğal olarak, bugünden bakınca bir işadamının İngiltere’de beş parasız, günlerce aç susuz kalması akıl alır gibi değil.
Aşkı da acıyı da yaşamış Karaca. Gençlik aşkını evliliğinden sadece 5 yıl sonra kaybetmesi, hem ilk hem de ikinci evliliğinden iki oğlunu genç yaşta toprağa vermesi… Yaşamını sevgiyle şekillendiren bir insan için nasıl bir acı bu!..
Uzun sözün kısası Karaca’nın kişisel yaşam öyküsü ibret verici. Tıpkı yaşamını çevresel dengenin korunmasına adayan Erozyon Dede’nin öyküsü gibi.
Erozyon Dede’den çok şey öğrendim: Bilimin aydınlık gücünü, olanın olmayana; bilenin bilmeyene borcu olduğunu, bilmenin ilgilenmenin ve tepki göstermenin önemini, toplumsal barışın topraktan geleceğini, Türk insanının aslında paylaşmayı esas alan bir toplumsal kültürden geldiğini ve çarenin yine paylaşma düzeninde olduğunu…
Öteden beri tatillerde bilmediğim yerleri keşfetmeye çalışırım ben. Bilmediğim yollara girerim. Yol yoksa ya da otomobile zarar verecek kadar kötüyse “Yolun sonu mutlaka harika olacak” derim, kendi kendime. “Yol gider, orman biter” diyor, Erozyon Dede de.
Orman çok önemli Erozyon Dede’ye göre, hepimiz için olması gerektiği gibi. Oysa Türkiye’nin dört bir yanında neredeyse ayak basmadık yer bırakmayan, o yayla senin bu mera benim dönüp dolaşan Erozyon Dede, öylesine bilinçsiz tavırlarla karşılaşmış ki… Çok düşünüyor insan, çok…
Çocukları ve gençleri çok seviyor, onlara çok güveniyor Erozyon Dede. Okumayı sevenleri de seviyor…
Okuyuculara önerim Şengün Kılıç Hristidis’in “nehir söyleşi”sini mutlaka okumaları, sonra da Yalova’nın Samanlı Köyü’ndeki Karaca Arboretumu’nu ziyaret etmeleri… Tabii oraya kadar gitmişken Erezyon Dede’ye mutlaka “merhaba” demeleri ve onun neden “iyi olmadığını” öğrenmeleri… Dönerken de Karaca’nın kitaplığından istedikleri kitabı “armağan” olarak almaları…
Ben ilk fırsatta gideceğim.

* Erozyon Dede: Hayrettin Karaca Kitabı, Şengün Kılıç Hristidis, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2008, İstanbul.

Etiketler: , , ,